Aşkın mezarı 12

Kız evine doğru olan mesafeyi hızlı adımlarla katederken aklındaki tek düşünce o kağıtta nelerin yazdığı ile alakalıydı. Yıllarca başka bir yazıyı bulmak için beklemişti ve sonunda o yazı yanındaydı. Okumak için sabretmekte zorluk çekiyordu. Ancak dışarıdayken yazıyı açıp okuyamazdı. Okumaya başlarsa siyahlı adamlar gelir ve onu alırdı. Daha sonra yazıya bakar ve içinde uygunsuz şeyler yazıyorsa onu tarihten silerlerdi.

Bu yüzden eve gidene kadar beklemeliydi. Hayatında ilk kez zamanın bu kadar yavaş aktığını görmüştü. Evine 10 dakika kadar bir yol olmasına rağmen o yol ona bir ömürden daha uzun gelmişti. Zamanın göreceliği böyle olmalı diye düşündü. Hep okuduğu araştırdığı bir kurama ilk kez tanıklık etmişti. Elbette bu zamanın yavaşlaması ile alakalı bir durum değildi. Zamanı yavaşlatabilmek için ışık hızına yakın bir hızla yolculuk etmeliydi. O anki durumun tek sebebinin içinde olduğu psikoloji olduğunu çok iyi biliyordu. Hayatında ilk kez kalbinin daha hızlı attığını hissediyordu ve bu çok güzeldi.

Evine doğru giderken insanlardan kaçmadı, yolu uzatmadı onları görmemek için. Yolu uzatırsa eve geç kalırdı ve o yazıyı okumadan ölmek istemiyordu. Bu yüzden yanından geçen insanları umursamadı, hatta onları görmedi bile. Çantasını önüne almış ve sol eliyle ona sarılmıştı. Onun en değerli şeyi o çantanın içindeydi o an ve onu korumak için her şeyi yapardı.

Evine geldiği zaman basamakları atlayarak çıktı. O kadar heyecanlıydı ki anahtarı dış kapının kilidine sokmaya çalışırken oldukça zorlandı. Kapıyı açtığı zaman içeriye girdi ve kapıyı kapattı. Koltuğuna oturacak ve yazıyı okuyacaktı. Hızlı adımlarla koltuğunun yanına gitti ve oturduğu anda çantasını açıp yazıyı çıkardı.

Okumaya başlamadan önce kağıda göz gezdirdi. Kağıdın uzun yıllardır beklediğini düşündü önce. Bir zamanlar beyaz olan kağıt sararmış ve kenarları yıpranmıştı. Acaba kaç yüz yıllık diye düşündü. Aslında biraz uğraşarak onun kaç yaşında olduğunu bulabilirdi ancak kağıdı evden çıkarması siyahlı adamların gelmesi anlamına gelirdi ve bunu kesinlikle istemiyordu ve yazıyı okumaya başladı. Daha fazla dayanamıyordu.


""Oysa ben kapatmıştım kendimi. Kimseyle konuşmuyordum bu yüzden. Yapabilseydim bir çınarın gölgesine saklanır ve bir daha çıkmazdım oradan ama yapamadım. Bu yüzden kilitledim kalbimin kapılarını. Pencerelere tahtalar çaktım, kapıyı zincirledim kimse gelemesin diye. Kendi başıma kalırdım hep. Bu yüzden o da gelemeyecekti ama zaten inancım kalmamıştı olasılıklara. İhtimaller kalmayınca olmuyor, yapamıyor insan. Karanlık bir odadasın ve dışarıya çıkamıyorsun. Kimse yanına gelemiyor senin. Öyle ki gölgen bile terk ediyor seni.
Yalnızlığın kelime anlamını boş verelim şimdilik ve biraz da yalnızlığı inceleyelim. Yalnızlık etrafında kimsenin olmaması değildi aslında. Yalnızlık yanına gelecek kimsenin olmamasıydı. Tek kişilik bir ömürdü yalnızlık. Bende yalnızlığa gömmüştüm kendimi. Zaten kimsede gelmedi. Kimse gelip kapımı bile çalmadı. Oysa eskiden insanlarla doluydu yüreğim. Gelenler giderdi bir süre sonra ama başkaları geldiği için sorun olmazdı. O zamanlar kimsenin hayatımda kalmamasını yalnızlık sanırdım ama yanılmışım. Yalnızlık kimsenin gelmemesiydi aslında.
Mesela bir gün gelse birisi ve kapımızı çalsa. Ben yanlış gelmiştir diye kıpırdamasam ama o tekrar çalsa. Sonra kapının yanına gidip kim olduğunu ve ne istediğini sorsam. Çay içmeye geldim dese bana. Çay bayatlamış desem ona, çay günlerdir demleniyor. O önemli değil dese bana. Bahane arıyoruz ya hep bu sefer ona çay zaten bitmişti desem. O ise tekrardan demlersin dese bana o güzel sesiyle. Bahane aramaya devam edip ama hiç çayım kalmadı diye bir yalan uydursam ona. Çayını ben getiririm dese mesela. Ben kapıyı açıp açmama arasında kalsam ama söyleyecek bir yalanım da kalmasa.
Kapıyı açamam desem ona. Gülümsese. Ben burada hapisim desem ve o gülümsemeye devam etse. O gülümsediği zaman aydınlansa karanlık odam ve ben onu merak etsem. Neye benzediğini, nasıl göründüğünü merak etsem. Sonra kapıyı açamam, attım anahtarı desem ve o kapının kilidini açıp içeriye gelse. Hiçbir şey söylemeden mutfağa gidip çay demlese mesela. Kendi evi gibi hareket etse yüreğimin içinde. Sanki beni yıllardır tanıyormuş gibi baksa bana. Onu yeni tanımama rağmen yıllardır beni izliyormuş gibi konuşsa.
Sonra çayımızı içsek ve o ayağa kalkıp burayı temizlemek lazım dese. Elimden tutum beni kaldırsa ve içeriyi temizlemeye başlasak. Pencerelere çaktığım tahtaları söksek beraber. Sonra yine çay içsek. Yaşadığım her şeyi ona ulaşabilmek için yaşadığımı düşünsem ve şükretsem çektiğim tüm acılara.
Sonra o gelse, elimi tutsa ve ben gitmeyeceğim dese." 
Hayaller çok garip aslında. Yüreğimin içine hapsetmişim kendimi ve bu karanlık dünyamda tek başıma kalmışım. Yalnızlığın kelime anlamının çok ötesini öğrenmişim bu evde ama bir gün oluyor ve birisi geliyor. Kapıyı çalmıyor ama. Kapıyı çaldığı zaman ne olacağını bilmiyorum. Zaten çalmıyor kapımı ama evimin, yüreğimin etrafında dolaşıyor. Öyle ki onun içeriye gelmesini istiyorum ama kapıları açacak cesaretim yok. Kapıları açtığımda yine canım yanarsa daha fazla dayanamayacağımı düşünüyorum. Keşke kapıyı çalsa diyorum hatta. O kapıyı çalsa ve çay istese benden. 
O kapıyı çalsa ve içeriye gelse. Sonra ezberlediğim tüm cümleleri unuttursa bana. İyi ki varsın dese mesela. 
Kalbimin kapıları kilitledim ben, pencerelere tahtalar çaktım. Bir zamanlar cümbüş yeri olan yüreğimi susturdum. O kadar susturdum ki yazı bile yazmadım. Yazmamak işkenceydi benim için ve yalnızlığım için bunu bile göze aldım. Ancak şimdi o kapının etrafında dolaşıyor ve ben onu içeriye almak istiyorum. Acaba gelip kapıyı çalacak mı? Yoksa sessizce gidecek mi yüreğimin kıyılarından. Bilmiyorum ve bu bilinmezlik benim canımı yakıyor. Belki de ismimi değiştirip yalnızlık yapmalıyım. Damarlarında yalnızlık dolaşan birisinin yapabileceği fazla bir şey yoktu aslında. "

Yazıyı okuması oldukça uzun sürmüştü aslında. Bunun nedeni okuduklarını anlamaya çalışmasıydı. Yazı kendini anlatıyordu ancak yazının devamını anlama şansı yoktu. Neden başka birisinin gelmesi önemliydi? Neden kalbini kapatmıştı? Neden o kişi içeriye girmekte bu kadar ısrarcı? Neden diğeri onu almamaya çalışıyor? Anlamı neydi o duyguların?

Aklından yüzlerce soru geçerken bildiği tek bir şey vardı yazı ona iyi gelmişti. Uzun zamandan sonra ilk kez kendini iyi hissediyordu ve bu bile çok önemliydi. Okurken gözlerinden aşağıya doğru bir sıvının aktığını fark etmişti. Neden böyle olmuştu ki? Yazının içinde zehir mi vardı ama bunun zehirden olmadığını biliyordu. Peki neden böyle olmuş, yazıyı okurken gözlerinden sıvılar akmaya devam etmişti. İlk kez böyle bir şey gelmişti başına ve ne yapacağını umursamıyordu. Sadece yazıyı umursuyor ve onu anlamaya çalışıyordu. 

Yalnızlık ne demekti acaba? Okuduklarına ve anladıklarına göre yalnızlık onu anlatan bir kelimeydi. Demek ki böyle hisseden insanlara yalnızlık deniyordu. Demek ki yalnızlık insanlara verilen bir isimdi ama böyle olması mantıksızdı. Damarlarında yalnızlık dolaşan birisi olduğu için ismini yalnızlık yapmalıydı. Acaba yalnızlık kanın içinde dolaşan bir şey miydi? Böyle de olamazdı. Yalnızlık bir durum olmalıydı. Yanına gelecek kimsenin olmaması demişti yalnızlık için. Demek ki onun yanına gelecek kimse olmadığı için yalnızlıktı o. 

Ancak yazının kalan kısımlarını anlaması zaman alacaktı. Çünkü her cümle başka bir soruyu beraberinde getiriyordu. Tekrar ve tekrar okudu yazıyı ama anlamamaya devam ediyordu. İnsanın yüreğine gelmesi veya gelmemesi ne demekti? Orada yazanların hiçbir karşılığı yoktu. Bu yazının neyi anlattığını anlayamıyordu. Bir süre sonra yazıyı yanına koyup gözlerini kapattı. Farkında değildi ama içinde yeni dünyalar yaratılmaya başlamıştı.

Share this

Related Posts

Previous
Next Post »

Find Us On Facebook