Aşkın mezarı 24

Yazı bir öncekinden daha fazla bilinmezlik getiriyordu beraberinde. Her cümlesini defalarca kez okumalı, incelemeliydi. Ancak onu anlayabileceğini düşünmüyordu aynı bir önceki yazı gibi eksik kalacaktı. Bu yazıyı okuduğu zaman önceki yazı daha fazla anlam kazanmıştı. Önceki yazıda kişinin kendini neden kapattığı sorusuna bir cevap olabilirdi bu yazı. Yazıyı yazan yeni yazıdaki duyguları bulamadığı için kapatmıştı kendini ve ilk yazıda kapıyı çalan kız ile ikinci yazıdaki kız aslında benzer konumdaydı. O zaman ilk yazıdaki adamın aradığı şey aşktı. Aşk ne kadar da garip bir kelimeydi ve onu cümle içinde kullanmak bile tarifi mümkün olmayan şeyler hissetttirmişti ona.

Araştırmaya hangi cümleden başlamalıydı. Kördüğüm olmuş bir ip gibi hissediyordu kendini. Ne başı ne de sonu belliydi ve o ipi çözmesi gerekiyordu. İlk cümleden başlamak en iyi diye düşündü. Aslında yazıdaki adamla aynı gibiydi sadece adam hissettiği duygulardan bahsederken o duygunun ne olduğunu bile bilmiyordu. Duyguları olmayan bir hayat anlamsızdı derken bu cümle kendine söylenmiş gibi hissetti. O zaman onun hayatı anlamsızdı. Hatta tüm yaşayanların hayatı anlamsızdı. O zaman kimsenin yaşamasına gerek yoktu ama o zaten bunu dillendiremese de biliyordu ve bildiği bir şey vardı ki kahveler hiçbir işe yaramıyordu.

Onun yaşadıkları da bir diğerinin aynısıydı. Onun hayatında da hiçbir şey değişmiyordu. Onun hayatı da tekrarlardan ibaretti. Ancak hayatı değişmeye başlamış ve yazıları bulmuştu aynı yazıdaki adamın balona mektup bağlaması gibi. Demek ki değişim bu şekilde başlıyordu. Adamın yaşamı onunla aynıydı sanki. O da gerçekleşme ihtimali olmayan bir umuda bağlamıştı hayatını. O olmasa yaşayamazdı. Acaba kendi umudu neydi onun? Yaşamak için neye tutunuyordu? Yazıları anlamaya elbette dedi kendine ama başka bir amacı daha varmış gibi geliyordu ona. O amacı da bulmalıydı en kısa zaman içinde.

“Yaptıklarıma bir bak. Sana mektup yazıyorum. Kim olduğunu, nerede olduğunu bilmeden yazıyorum hatta. Belki sana ulaşır diye umut ediyorum. Hayatım boyunca hep seni aradım ben. Bu yüzden hep kayboldum. Sensiz bir ömür yaşamak istemiyorum. Ancak cümlemin içindeki belkinin ihtimali o kadar zayıf ki başka bir kelime kullanmam gerekiyor ama o kelimeyi bilmiyorum. Bu mektubun sana ulaştığını düşünmek istiyorum ve bu mektubu okurken kendini tanımanı. Tabi diyebilirsin ki beni hiç anlatmadın ki nasıl tanıyacağım kendimi. Bu yüzden biraz senden bahsetmek istiyorum. Gözbebeklerinin içinde saklı kocaman bir evren var mesela senin. Bir gün onlara bakabilirsem eğer başka galaksiler görebilirim mesela. Başka gezegenler vardır ve her birini keşfetmeyi isterim. Siyah saçlarından bir keman yapılabilir mesela. O keman şimdiye kadar yapılmış en güzel keman olur. Kokun tüm gülleri kıskandırmaya yeter mesela. Belki insan olmaması gereken bir melektin sen. Ancak kazara insan oldun ve sonra hep üzüldün. Bazı güller hüzün kokar bilir misin? Onlar gibisin sende. Hiç kimse seni anlayamadı biliyorum. Yapayalnızın ve üzgünsün. O kadar çok kırıldı ki hayallerin, hayal kurmayı unuttun biliyorum. Kimseye güvenemiyorsun. İpekten bir koza ördün kendine ama kelebek olamayacağını düşünüyorsun. Sonra bende kalıp sana mektup yazıyorum. Söylediğim gibi bu mektubun sana ulaşma ihtimali yok denecek kadar az. Yine yazıyorum ama çünkü bir umuda ihtiyacım var. O umut olmadan ben yaşayamam. Dikkat et kendine ve seni hep bekleyeceğimi unutma. Asla vazgeçmeyeceğim senden.”

Yazıdaki bu bölüm sanki ona yazılmıştı. Yazının ne zaman yazıldığını bilmiyordu ama kağıdın eskimişliğine baktığı zaman çok uzun zaman önce yazıldığını anlayabiliyordu. Bir insanın gözlerinin içine bakıp evrenleri görebilmek mümkün müydü gerçekten? Kemanın ne olduğunu bilmiyordu aynı melekin ne demek olduğunu bilmediği gibi. Ancak tahminine göre bu cümleler çok büyüktü. "Hüzün kokan güller" bu kadar güzel bir betimleme olabilir miydi acaba. O da hüzün kokan bir gül müydü acaba? O an gülün ne kadar güzel olduğunu düşündü. 

Bundan sonra mektupların yolcuğu başlamıştı. Tabi eş kelimesinin de anlamını bilmiyordu. Herkes aslında baştaki adam gibiydi. Herkes eksik yaşıyordu aynı onun gibi. Aynı etrafındaki herkes gibi. İşin garipleştiği bölüm mektubun tekrar kıza ulaşmasındaydı. Basit bir olasılık yaptığı zaman bu ihtimalin kattirilyonda birden daha düşük olduğu buldu. O zaman okudukları gerçek değildi ama ya okudukları asıl gerçeği anlatıyorsa.Bir balonun 153 kişiye ulaşması mümkün değildi. Mümkün olamazdı. Mümkün olsaydı dünya değişebilirdi. Her şey değişebilirdi. Bir kalem aldı ve bileğinin üzerine 154 yazdı. Artık bu sayıya inanıyordu.

Yazının devamında kız ve erkek karşılaşıyordu. "Ve aşk asla gerçekleşemeyeceğini düşünülen bir ihtimalin peşinden koşmaktı."   Bu cümle ile biten yazıdaki aşk kelimesinin anlamını hala bilmiyordu. Ancak peşinden koştuğu o ihtimalse aşk o da aşka sahipti, aşkı hissediyordu. Ne güzel bir şey olmalıydı aşk. Aşka sahip olmak ne güzel olabilirdi. İhtimallere güvenmek ne güzel olurdu. Bir süre boyunca kendini sorguladı güvenebileceği bir ihtimali var mıydı onun? Yoksa aşka sahip olamaz, kaybolup giderdi. O zaman bir ihtimale güvenmeliydi. Yazıda olduğu gibi kendine benzeyen birisinin olma ihtimali güvenmeye değerdi. Eğer kendisi gibi başka birisi daha varsa ona bir mektup yazabilirdi. Bir partiden kalma uçan balonu aldı ve küçük bir kağıda "Hep seni bekliyorum ve bir gün karşılaşacağımıza inanıyorum" yazdı. Mektubun kenarına 155 yazdı. Numarayı devam ettirmek istemişti başka kimse bilmese de o yazının hatırına devam etmişti. Balon gözden kaybolana kadar onu seyretti daha sonra pencereyi kapatıp koltuğuna oturdu ve yazıyı tekrardan okumaya başladı. 


Share this

Related Posts

Previous
Next Post »

Find Us On Facebook